Ayakkabı Bağı

Şuan 12 Ağustos cumartesi günü saat 01:55. Ankara numune hastanesinin kardiyoloji bölümünde ayaklarımı uzatmış biraz uyumaya çalışıyorum. Bir yandan da biraz önce çıkardığım ayakkabıma bakıp bir bağcığın bile neler anlatabileceğine şaşırırken bu satırları yazıyorum. Evet bir bağcığın hikayesi bu anlatacaklarım. Daha doğrusu, insana bir kez daha hayatı sorgulatan bağcığın hikayesi. Gelin hep beraber bakalım.

Bu sabah güneşin yüzünü göstermeye başladığı ve bana kalkmam için bağırdığı, benim ise çaresizce ona mahkum hareket ettiğim standart bir güne uyandığımı zannederek çıktım yataktan. Daha sonra günlük ritüellerimi sanki bir dinin gereklerini yerine getirir gibi düzenli olarak yaptım. Kahvaltımı dışarı çıktığımda yapacaktım. Bu yüzdendir ki işlerimi erken bitirip aldım ayakkabılarımı elime. Bilmiyorum size olur mu ama ben her ayakkabılarımı bağlarken o gün yapacaklarımı geçiririm kafamdan. İster düzen delisi deyin isterseniz de standart bir insan ama bunu kendimi bildim bileli yaparım. Yine bağcıklarımı bağlarken düşündüm gün içinde yapacaklarımı. Yaz okuluna birkaç gün ara verip geldiğim için , kafamdan geçenlerin hepsi öylesine gezmekten ibaretti. Çünkü yorulan bu beynimi arada dinlendirmek için en güzeli boş işler yapmaktır değil mi? Her bir düğümü atarken düşündüm , düşündüm, düşündüm. Eğlenmek için yapılması gereken ne varsa geçti aklımdan. Zaten kız arkadaşımla buluşacaktım ve nadir yaptığımız bu buluşmaların sıkıcı geçmemesi için elimizden geleni yapıyoruk. Herneyse attım son düğümü ve aklıma akşam üzeri geldi. Kendi kendime bu ayakkabıları akşam eve gelip çıkardığımda umuyorum güzel bir gün geçirmiş olurum dedim. Bunu neden söyledim bilmiyorum veya aklımdan neden geçti ama , düşüncelerime zincir vuramam değil mi? Daha sonra dışarı çıkıp güneşin gülen yüzüyle karşılaştım. Bazen o güler size ama siz güneşin karşısında onun verdiği o sıcak şevkatten dolayı terlersiniz ya , işte buda o anlardan birisiydi. Otobüse binene kadar vücudumun içinde ne kadar su varsa kıyafetlerimle kucaklaştılar. Daha sonra o güzel otobüs yolculuğuna başladık.Küçük şehirde okuyan ve büyük şehirde doğup büyüyen birisi olarak Ankara’ya her geldiğimde bu şehrin beni bu kadar daraltması sadece benim başıma gelmiyordur herhalde. Eğer buradan hiç çıkmamış olsaydım belkide başıma gelenleri normal karşılayabilirdim ama galiba küçük şehirde okuyarak kendim seçtim bu durumda olmayı. Bu yazımda birilerini veya belli bir düzeni eleştirmek istemiyorum ama kusura bakmada şoför bey amca iki saniye daha beklesen her durakta ölmezsin değilmi. Yahu her inen insan otobüsten atlamak zorunda kalıyor. Az daha bekle rahat insin insanlar. Yazık yaşlı bir teyze az kalsın düşecekti bugün. Peki neden ? Şoför yine aceleci davrandığı için. Ankara’da bilmiyorum düzelir mi ama halk otobüsü diye bir kavram var ve ben kendimi bildim bileli insanlar şikayetçi. Bu otobüsler özel olduğu için şoförleri pek kontrol altına alınamyor. Şikayet etsenizde bir işe yaramıyor çünkü biliyorsunuz bizim ülkemizde birisini şikayet ettiğinizde o kişiye bu hatasını düzeltmesi söylenmez. İlk önce sizi şikayetinizden vazgeçirmeye çalışırlar. Daha sonra baktılar çekmiyorsunuz şikayetinizi bu sefer bu durumun gayet normal olduğunu ve herkesin başına geldiğini söylemeye başlarlar. Baktılar iyice zorluyorsunuz sizinle ters konuşurlar. En sonunda ise siz hala şikayetçiyseniz peki der telefonu kapatır şikayet ettiğiniz insanı arayıp yahu böyle böyle oldu lüzumsuzun birisi böyle dedi dikkat et derler. O insan ise ilk olarak kusura bakmayın düzeltirim demek yerine kim o ? kim o ? diyerek… neyse. Yine kendimi kaptırdım ama ne yapayım. Dünyada böylemi görmedim bilmiyorum ama bu ülke de kural ve düzen kelimelerinin ne olduğunu bilmeyerek yaşıyoruz. En önemlisi de bu ülkede kimse hatalı değil. Her işimiz yanlış ama hatalı hiçkimse yok. Kapısız bina görseniz ve mimarına mühendisine bu neden böyle deseniz , müteahhit yaptı der. Müteahhite sorsanız evden çıkıp ne yapacaksın ne istiyorsan kapıcı getirir der. Bu absürt örnekle anlatmak istediğimi maksimum düzeyde anlattım herhalde. Hatalı yok. Yanlış yapan yok. Hep başkaları hatalı ama o başkaları da ortada yok. Peki bu ülkede ki yanlışların sorumlusu kim ? Kim biliyormusunuz? Benim gibi bunların sürekli yanlış olduğunu söyleyip hiçbir halt yapmayan insanlar. Eğer bende bir ömür böyle olursam başıma geleceklerden zerre kadar şikayetçi olamam. Hepsini hakediyorum demektir. Bir gün size, arkadaşımla uzun yol otobüsünde yolculuk yaparken, gece yarısı sisin içinden 100km hızla giden şoföre kızdığımda nasıl haksız çıktığımı anlatmak istiyorum. O gün teyzenin birisi öyle bir laf etmişti ki bana , arkasından sen öl teyze hakediyorsun demiştim. Herneyse kalemimin rengini değiştirmek zorundayım. Biraz ağır konuştum bu yüzden pembe kalem anca paklar beni. Devam ediyorum günümü anlatmaya. Kız arkadaşımla buluşup gezmeye başladık. O kısımları anlatmak istemiyorum , çünkü sevgilisi olmayan insanların bu yazıyı okuyup kulaklarımı davul zurnayla deşmesini pek istemiyorum doğrusu. Bu yüzden bende güzeller güzeli kız arkadaşım ile harika bir gün geçirmek için elele tutuşup sanki çiçek bahçesinde yürüyormuş gibi sevgi ve aşk dolu kalbimizle doya doya havayı içimize çekiyorduk gibi cümleler kurmayacağım. Bazen bazı arkadaşlarım bunu yapıyor ve kendimi gülmekten alamıyorum. Adamla yan yana otururken gardaş bizde böyledir bizi biliyorsun zaten erkek dediğin böyle olmalı diye cümleler ağzından düşmez elinden tesbih eksik olmazken , sosyal medyada biricik aşkım , minnoşum ile kahvaltı keyfi yazısını görünce , o adama karşı bütün ciddiyetimi yitiriyorum. Yahu tamam kendi aranızda Adnan Oktar ve kedicikleri gibi saygılı ve minnoşca kelimeler kullanın ama sen erkeksin sosyal medyada biraz dikkat et kendine. Herneyse kahvaltımızı yapıp daha sonra ben güzel bir sinema filmi aramaya çalışırken telefonum çaldı. Annem babamın hastanede olduğunu söyledi. Babam böbrek hastası olduğu için artık böyle şeyler çokta korkutucu gelmiyor bana. Bu konu üzerine günlerce konuşulacak bir konu inanın ki. Beni birisi gördüğünde biranda yüzü düşüp baban nasıl oldu derken benim herşeyi gayet normalmiş gibi karşılamam , hasta yakını psikolojisini gayet öğrendiğimi gösteriyor. Daha sonra babamın yanına gittim. Ankara Numune hastanesine yatmış. Doktorlar anjiyo olmasını söyledi fakat diyalize girdikten sonra olabileceği için ertesi güne kadar beklememiz gerekiyordu. Hastane işi zordur o yüzden anlatıp şimdi duygusallığa bağlamak istemiyorum. Çünkü benim gibi insanlar bir süre sonra karşı tarafın size acıdığını farkedince çok üzülüyor. Herkesin başına gelebilir böyle durumlar ortada acınacak birşey yok değil mi? Herneyse koca bir günün ardından aklımda en çok kalan şey biraz önce hasta bakıcı abinin bir tanesinin sesi oldu. Yahu sen burda harcanıyorsun. Numunenin kardiyoloji bölümünde gece saat 1 de türkü söyleyerek meşhur olamazsın. Hemen başvur programın birisine kesin basar birisi önündeki butona değil mi. Öyle işte koca bir gün geçti benimle beraber. Yaşadığımız her günün farklı bir güzelliği olur eğer bakmasını ve görmesini bilirsek. Bugün de öyle oldu benim için. Bana çok şey öğretti. Hemde ne ile biliyormusunuz ? Küçücük bir ayakkabı bağı ile. Biraz önce fırsatını bulup koltuğun birisine uyumak için uzandım. Her ne kadar babamın yanında yatan hastanın refakatçisi olan abinin o güzel hormala sesi beni engellemeye çalışsada yorgunluğum galiba daha üstün geliyordu. Ayakkabılarımı çıkarmak için eğildim ki bağcıkları görünce aklıma sabah düşündüklerim geldi. Bu bağcıkları bağlarken neler geçiyordu aklımdan değil mi. Koca bir gün yapacaklarım , planlarım , hatta akşam üzeri ayakkabılarımı çıkartırken ki halim bile geçmişti aklımdan. Öyle mi oldu peki, hayır.Şuan hayal bile edemeyeceğim biryerdeyim ve çıkartıyorum ayakkabılarımı. Şu satırları yazarken , insanın bakınca , görünce bir bağcıktan bile neler öğrenebileceğini anlıyorum. Her sabah çıkıyoruz o kapıdan peki geri gelebileceğimiz garanti mi? Yada bir saniye sonramızı biliyor muyuz? Bunları düşünmek bana ırkımın çaresizliğini birkez daha gösteriyor. Bu konularda düşünmek beni bir adım daha yaratıcıya yaklaştırıyor. Bilmiyorum siz inanan taraftamısınız ama ben bu yaşadıklarımızı , insan olmayı her düşündüğümde bütün sorularımın cevabının hep yaratıcıya çıktığını görüyorum. İşte böyle dostlar. Geçen koca bir gün ve insanın çaresizliği. Galiba bu cümle herşeyi açıklıyor. Umuyorum bir sonraki yazım bu kadar can sıkıcı olmaz. Kendinize iyi bakın…

Deniz Çelik

12 Ağustos Cumartesi

Şuan saat 06:18. Küçük bir devam yazısı yazmamım sebebi horlayan refakatçi abi ile tanışmış olmam. Gece içinde baktım ki babam ve odadakiler uyuyamıyor bu abiyi kaldırmak zorunda kaldım. Daha sonra acilin önüne indik beraber. Sağolsun bana bir çay ısmarladı ve daha da önemlisi bol bol öğüt ve bilgi verdi. Böyle insanları çok seviyorum. Bilginin zekatını veren insanlar şükürler olsun ki var. Ayrıca iki gün boyunca uyumadığını öğrenince horlamasının ne kadar doğal olduğunu anladım. Ona kızdığım içinde kendimi affedebilirmiyim bilmiyorum açıkcası.Şimdi güneşin günü aydınlatmasını izliyorum. Güneş yine aynı ama ona baktığım yer her zamankinden çok farklı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir